El Salvador sokaklarında bir başımaydım. Saat sabahın 4'ydü. Her tarafta bir ölüm sessizliği hakimdi. Buna rağmen birkaç evin penceresinden yanan lambaların ışığı dışarı süzülüyordu. Hiçbir şey düşünmek istemiyordum; zihnim bir boşluğun içine gömülmek istiyordu sanki. Ama tek yapabildiğim düşünebilmekti benim. Şu anda yürüdüğüm yoldan belki de bu beşinci geçişim. Ama umurumda değil, daha önemli meseleler var aklımda. Mesela Burger mı Mcdon. mu? Ya da Jennifer Lawrence tatlı, sempatik ama çok seksi değil sanki? Sütsüz cicibebe mi olur hıımına?
Meydandaki küçük, oval bir havuzun etrafına dizilmiş banklardan birine oturdum. Burası gündüzleri çocuk parkıydı geceleri sessiz bir meyhane. Uzak köşede şarap çeken birkaç kişi dışında etrafta kimsecikler yoktu. Havuzun ortasından yükselen küçük fıskiyeden sızan suya bakarken içim geçmiş; aniden yükselen ezan sesiyle kendime gelmiştim. Kalkıp gitme vaktiydi. Parktan çıkarken şarapçıları gördüm. İki kişiydiler ve ezana saygılarından o an içmeyi bırakmışlardı. Gülümsedim ve yeniden sokaklara karıştım.
Köşe başındaki midyeciyi gitmeden yakalamıştım.
"Abi bu saate kadar durulur mu?"dedim midyeciye.
"Ekmek parası be abi, evde bekleyenim de yok. Takılüüz işte."diye yanıt verdi. Yine de güvenemedim be; ancak iki midye atabildim ayıp olmasın diye. Daha fazlası bağırsaklarımı isyana teşvik edebilirdi çünkü. Tam para üstüne uzandığım sırada arkamdan son sürat koşarak geçen bir uluslararası suçlu beni midye tezgahına doğru itti. Bereket midyeci ani bir hareketle kenara kaçmış; filmlerde kız kaldırılan o düşmeli pozisyona iki erkek olarak düşmemizi engellemişti.
"Allah belanı virsin bee!"dedi midyeci ellerini açıp beddua ederek. Ayağa kalktığım sırada, arkadan gelen FBI ajanı küfürler savurarak beni yolundan çekilmem için kenara itti. Ben yeniden midyelerin üzerine düşerken bu aksiyondan bunalmış olan midyeci; ajan tam önünden geçeceği sırada ayağını hafifçe uzatıp çelme çaktı.
Tabii ajan patır kütür, yuvarlana yuvarlana üç metre kadar gitti. Biz olsak, normalde ağaçtan dökülen eriklere dönerdik. Lakin adam öfkeyle yeniden ayağa kalkıp midyeciye baktı; alnında küçük bir çizik vardı ama makyajından be yakışıklılığından bir şey kaybetmemişti. Eli silahına gitti. Ama tam o sırada içinden bir ses: "sen FBI ajanısın, görevine odaklan, boşver bunu. Vatanı, dünyayı kurtar oğlum."demiş olacak -ki bu ses büyük ihtimal zenci amirine ait, genelde zenci seçerler amirleri- öfkeli bir şekilde bağırıp yeniden koşmaya başladı.
Midyeci doğrulmam için elini uzattı. Genelde bu uzatılan el, güç kullanarak çekme amaçlı değil, sembolik bir hareket olarak yapılır. Yerdeki tüm gücüyle kalkarken ötesi hafifçe eliyle çeker, sembolik işte. Ama benim sembolik halim yoktu. Uzatılan eli geri çevirmedim, ama kalkmak için bir çaba da sarf etmedim. Bu beklenmedik hareket karşısında şaşıran midyeci beni çekip kaldırmaya çalışsa da başaramadı.
"Tamam bırak, ben kalkarım."dedim, sözümün eriyim, kalktım da. Ama midyeci bozuldu. Zaten tezgahı da mahvolmuştu.
"Abi bi el atsan?"dedi.
"Valla koca gece ayaktaydım, kusura bakma aga."dedim, küfür etti içinden tabi ama; etrafa saçılmış o midyeleri toplama bahanesiyle birkaç tane cebe sıkıştırıp, hırsızlık yapmak istemiyordum.
Yeniden yola koyulduğumda güneş neredeyse yüzünü göstermişti. Dumanı tüten yanardağ, binaların arasından başını uzatmış, ulu bir şekilde bekliyordu. Ulan, tam da piknik havası vardı. Çıkacaksın Chaparrastique'nin yamacına, yakacaksın mangalı ohhh. Ama olmadı tabi.. Koca gece gezdiğim, parkta bir ara sızdığım için üşütmüştüm. Otel odasında, maç çıkışı kokulu küçük yatağımda yatarken keşke evde olsam dedim. Eve gidince annem göğsüme ve sırtıma ütü vasıtasıyla ısıtılmış havlulardan koyar; Birkaç ilacın prospektüsünü dikkatlice okuduktan sonra ilaçları tek tek yuttururdu.Yorgan, battaniye ne varsa üstüme atar; ben kendimi taht kavgasında boğdurulan kardeş gibi hissetsem de bakışlarıyla yorganın altında tutmaya devam ederdi beni.