Pek öyle lafı edilecek bir adam değildi. Sınırlarını bilirdi ama çok az insanda olan bir yeteneğe sahipti: Nerede susacağını bilir, konuşmadan önce cümleleri aklında tartıp öyle masaya sunardı. Bunun dışında basit biriydi, gün içinde yanınızdan geçip giden özelliksiz bir adam gibi.
Derslere geç kalmaz, sınıftan sessiz bir ruh gibi ayrılırdı. Onu birileriyle muhabbet ederken yakalamak zordu. Hele gülerken hiç göremezdiniz. Bakışlarındaki derinlik ona, her saniye düşünen bir adammış görüntüsü veriyordu. İki saatlik aralarda kantinde yalnız başına yemeğini yedikten sonra kütüphaneye geçip kitapları karıştırır, derslerle ilgisi olmayan şeyler okurdu. Özellikle matematiğe garip bir ilgisi vardı.
Biliyordum; çünkü birkaç aydır takip ediyordum onu. Bir insan, hele Türkiye'de, bu kadar bilge görünemezdi. Cıvıdığı bir nokta, "Lan munagoyim,"dediği bir yer vardır elbet diye düşünüyordum. Sonuçta burası Türkiye munagoyim! Ama yok, herif sanki dünyaya yeni bir din yaymak için gelmişti. Bir gün dayanamadım, kantinden gökten iner gibi yanına çöktüm. Düşünceli bakışlarıyla birkaç saniye beni süzdükten sonra önüne döndü yeniden. Direk konuya daldım.
"Aga, sen hiç cıvımaz mısın?"dedim, "küfür ettiğin, sinirlendiği bir nokta yok mu? Niye hayatı çözmüş gibi bakışlar atıyorsun?" Yanıt vermedi. Sinirlendim, "Konuşsana lan, böyle hayat geçer mi!"dedim.
"Her şeyin bir sırası var,"dedi, ses tonu ona yağmurda yürüyüp şiirler okuyan bir şair havası katıyordu, "şimdi yemek yiyorum, sonra."ve ağır ağır yemeye devam etti.
Tamam lan,dedim. Hiç konuşmadan yemeğini bitirmesini bekledim.
"Ne istiyorsun?"dedi en sonunda.
"Sürekli depresif kimliğin ve bilge tavırların canımı sıkıyor."dedim açıkça, "ulan feysbuk'un bile güncelsizlikten can çekişiyor. İnsan bi kardeşiyle "yakışıklım yada güzelim,"adı altında bi fotoğraf koyar, ne biliyim daha önce okumadığı kitaplardan alıntılar yapar, yediği yemeğin resmini çeker koyar ya da ne biliyim en basitinden vesikalık koyar lan!"
"Doğru düzgün bir soru sormayacaksan gidiyorum."diye tersledi beni. İyice gerilmiştim. Herkesin herkesleştiği, herkesin popi olmak için can attığı şu dönemde böyle insanların nefes almasına olanak yoktu.
"Siyasi görüşünü söyle bari."
"Karikatürler."diye yanıt verdi. Beni şaşırtan bu cevap karşısında, ciddi mi değil mi diye baktım ona. Oldukça ciddi görünüyordu.
"Egzantirik yapma bana, bu bi siyasi görüş değil."
O bilge tavrıyla süzdü yine beni, sonra lafa girdi, "Daha önce hiç köpek görmeyen birine böyle bir varlığın olduğunu söylesen ve senin memleketinde yaşadığını. Ama o bunu reddetse, köpekler varolmaya devam eder mi, etmez mi?"
Vay pezoooo, dedim içimden, "Tamam tamam iyi yerden yakaladın da; bu böyle gitmez hacı. Hani, bilge, yalnız, depresif falan da.. nereye kadar? Bak gençsin daha, ellilerine, altmışlarına doğru yaşa bu durumu. Böyle gençlik mi geçer lan! Rus'a falan git en azından, bak o zaman bilgelik falan kalmaz iki büklüm olur metrodaki insan kıvamına dönüverirsin."dedim. İlk defa gülümsedi, fazla değil ama. Ağzını fazla germeden, kısa, yerinde bir gülüş attı. Sonra ayağa kalktı.
"Ben boş adamın biriyim,"dedi, "bakma sen bu tavırlarıma. Sonuçta herkesin evinde ardına gizlenecek bir perdesi vardır. Gece olunca hepsi perdeleri çeker, örtünürler. Sana iyi günler."dedi ve çekti gitti. Ben ise, Sokrates'le konuşmanın verdiği heyecanın ardından, "vay m.koyimmmmm,"diye neşeli bir nara attım içimden.
27 Ocak 2014 Pazartesi
26 Ocak 2014 Pazar
Kamil
Kamil son derece sıkılgan bir adamdı. Bu sıkıntı dolu benliği yer yer ona depresif ataklar yaşatsa da kendini seven bir adamdı. Yine de normal insanlar gibi davranmak adına ara ara arkadaşlarıyla takılmak zorundaydı. İşte yine o günlerden biriydi. Yatarak, film izleyerek sonra uyuyarak sonra yine film izleyerek geçmesi gereken bir haftasonu daha dostlar meclisinde ziyan oluyordu.
İlk önce bir AVM'de buluşmuşlardı. Kamil, daha oranın girişine adım atar atmaz bunalmış, kızmıştı. Çekirge sürüleri gibi insanlar giriş kapısında sıra oluşturmuşlardı. Oyun parklarında koşturması gereken piçler ayak altında dolanıyor, ışıltılı vitrinlere yapışıyorlardı. İş yerinden olan iki kız arkadaşı geldi ilk önce, kısa bir merhabalaşmadan sonra bir osuruk sessizliği oldu. Bilirsiniz: sanki biri osurmuş diğerleri bu sürpriz durumda ne diyeceğini bilemez halde susmuş gibi. Neyse ki Ercan birkaç dakika içinde yanlarında bitmiş; bitirici kimliği ve hatunların çok huşuna giden şöleli dikik saçlarıyla ortaya çıkmıştı. Kızlar onu görür görmez heyecanlanıp, gülümsemişler; adeta boğulmak üzere olan birinin can simidine sarılması gibi üzerine atlamışlardı. Kamil, çok alıngan bir insan değildi ama böyle durumlarda, hem çağrılıp hemde ikinci sınıf konumuna getirildiğinde sinirleniyordu.
Ercan birkaç yalandan muhabbet çevirdi Kamil'le. Sonra kızları aldı yamacına yavaş yavaş sıraya girdiler. Kamil arkadan takip etti. İçinden geçtiği metal dedektörü ota boka, ritimsiz bir şekilde ötüyordu. İnsanlar ikili ikili geçiyorlar, deve kuşu gibi boynunu uzatan güvenlik ise bir durum var mı diye heyecan yapıyordu.
Kızlar alış-veriş için birkaç yere uğrayacaklarını söylediğinde Ercan kaş göz yaptı Kamil'e.
"Siz takılın,"dedi Kamil, "bana haber verirsiniz, ufak bi işim var."diye yalan söyledi. Ercan bu haberi sahte bir sevinçle göğsünde karşılayıp yere indirdi. Artık topu sürüp ceza alanına gidecekti.
Kamil alık alık gezinirken dienar gözüne ilişti. İçeride bir insan seli vardı. Girdi Kamil, baktı herkes bir şeyler bakıyor, aranıyor. Kitap arkalarını okuyup geri koyuyor veya birkaç sayfa daha karıştırıp bırakıyor. Çok Satanlar'a baktı. Ne kadar çok bilinmedik çok satan yazar varmış mınagoyim, dedi. Birkaç kitaba baktı; hepsi birbirinden basit konulardı. Orjinal konusu olan bir tane bile kitap yoktu. Taht Oyunları adlı son dönem popüler edilmiş eser ise ayrı bir konuydu. Kitap kendinden prim yapmıyordu; dizi kitabı yukarı taşımıştı. Önüne gelen her modern insan şimdi yeni sezonu merak ediyordu. Modern insanın derdi buydu artık. Ortadoğu'da dönen filmler çok farklıymış gibi şimdi fantastiğe asılıyordu.
Yine sinirlendi, sıkıldı Kamil. Dışarı çıktı. Havada göt yakan bir soğuk vardı. Biraz dolandıktan sonra Ercan aradı, yeniden buluştular. Kızlar ellerinde birkaç parça poşetle güle oynaya geliyorlardı.
"Of, rahatladım valla. Bütün gün iş stresi bitiriyordu beni."dedi Aydan.
"Eee,"dedi Ercan, "Aydan gelen huya gider." ve zazara zuzara gülüşmeye başladılar. Senin ağzını s.kim dedi Kamil ama iç sesiyle. Dıştan ise hafifçe tebessüm etti o kadar. Daha sonra Ercan'ın takıldığı küçük bir kafeye oturdular. Kafe küçüktü ama menüleri geniş kaplı tarih kitaplarından farksızdı. Birkaç sayfayla sınırlandırılmış menü tarih kitapları kadar kalın olmasa da fiyatlarıyla bu açığını kapatıyordu.
Kahveler, sahlepler söylendi, sigaralar yakıldı. Ercan s.k s.k espriler yaparak kızları güldürüyor, arada Kamil'in de katılması için sahte bir dize dokunma hareketi yapıyordu. Sonra konu ilişkilere geliyor, kızlar bu konudan çok dert yanıyorlardı. Zira ikisininde takılacak kimsesi yoktu; hatta kimsesizlikten Ercan ve Kamil'e kalmışlardı. Haftasonlarını Avm'de iki malla geçiren kızlara Kamil yardımcı olmak istemişti aslında; fakat Ercan büyük bir meyille, sinsi bir yılan gibi iki hatuna birden yavşıyordu. İlgisizlikten örümcek ağı bağlamış iki hatun da bu durumdan rahatsız görünmüyordu aksine kahkahalar havada uçuşuyordu. Daha sonra konu politikaya iç meselelere geldi. Mınagoduklarım en azından yandaş gazete okuyun lan, dedi Kamil içinden, o kadar sığ yorumlar yapıyorlardı ki yayını terk etmek isteyen bir sanatçı gibi kalkıp gitmek istiyordu Kamil.
"Asıl Gezi fena oldu ya,"dedi Ercan.
"Yaa evet de onun ilk gelen insanları güzeldi sonra Gezi bozuldu."dedi Necla.
He, he mınagoyim. İstanbul bozuldu, Gezi bozuldu, şu bozuldu, bu çok popi oldu. Her s.ke bi sizin aklınız eriyor. Amerika kıtasını önce keşfedip, sonra buraya hiç insan gelmemesini beklemek gibi bir şey lan sizin ki! Kaldı ki hafta içi köle gibi çalışan haftasonu da aldığı parayı yine onu köle gibi çalıştıranlara veren bir insanın bu tarz konuşması Kamil'i iyice germiş, sinirlerini yıpratmıştı. Kalktı gitti masadan, hiç bir şey söylemedi. Hesabı da bunlara itelemişti. Gönlü daha ferahtı artık. Evine gidip film izleyecekti şimdi.
İlk önce bir AVM'de buluşmuşlardı. Kamil, daha oranın girişine adım atar atmaz bunalmış, kızmıştı. Çekirge sürüleri gibi insanlar giriş kapısında sıra oluşturmuşlardı. Oyun parklarında koşturması gereken piçler ayak altında dolanıyor, ışıltılı vitrinlere yapışıyorlardı. İş yerinden olan iki kız arkadaşı geldi ilk önce, kısa bir merhabalaşmadan sonra bir osuruk sessizliği oldu. Bilirsiniz: sanki biri osurmuş diğerleri bu sürpriz durumda ne diyeceğini bilemez halde susmuş gibi. Neyse ki Ercan birkaç dakika içinde yanlarında bitmiş; bitirici kimliği ve hatunların çok huşuna giden şöleli dikik saçlarıyla ortaya çıkmıştı. Kızlar onu görür görmez heyecanlanıp, gülümsemişler; adeta boğulmak üzere olan birinin can simidine sarılması gibi üzerine atlamışlardı. Kamil, çok alıngan bir insan değildi ama böyle durumlarda, hem çağrılıp hemde ikinci sınıf konumuna getirildiğinde sinirleniyordu.
Ercan birkaç yalandan muhabbet çevirdi Kamil'le. Sonra kızları aldı yamacına yavaş yavaş sıraya girdiler. Kamil arkadan takip etti. İçinden geçtiği metal dedektörü ota boka, ritimsiz bir şekilde ötüyordu. İnsanlar ikili ikili geçiyorlar, deve kuşu gibi boynunu uzatan güvenlik ise bir durum var mı diye heyecan yapıyordu.
Kızlar alış-veriş için birkaç yere uğrayacaklarını söylediğinde Ercan kaş göz yaptı Kamil'e.
"Siz takılın,"dedi Kamil, "bana haber verirsiniz, ufak bi işim var."diye yalan söyledi. Ercan bu haberi sahte bir sevinçle göğsünde karşılayıp yere indirdi. Artık topu sürüp ceza alanına gidecekti.
Kamil alık alık gezinirken dienar gözüne ilişti. İçeride bir insan seli vardı. Girdi Kamil, baktı herkes bir şeyler bakıyor, aranıyor. Kitap arkalarını okuyup geri koyuyor veya birkaç sayfa daha karıştırıp bırakıyor. Çok Satanlar'a baktı. Ne kadar çok bilinmedik çok satan yazar varmış mınagoyim, dedi. Birkaç kitaba baktı; hepsi birbirinden basit konulardı. Orjinal konusu olan bir tane bile kitap yoktu. Taht Oyunları adlı son dönem popüler edilmiş eser ise ayrı bir konuydu. Kitap kendinden prim yapmıyordu; dizi kitabı yukarı taşımıştı. Önüne gelen her modern insan şimdi yeni sezonu merak ediyordu. Modern insanın derdi buydu artık. Ortadoğu'da dönen filmler çok farklıymış gibi şimdi fantastiğe asılıyordu.
Yine sinirlendi, sıkıldı Kamil. Dışarı çıktı. Havada göt yakan bir soğuk vardı. Biraz dolandıktan sonra Ercan aradı, yeniden buluştular. Kızlar ellerinde birkaç parça poşetle güle oynaya geliyorlardı.
"Of, rahatladım valla. Bütün gün iş stresi bitiriyordu beni."dedi Aydan.
"Eee,"dedi Ercan, "Aydan gelen huya gider." ve zazara zuzara gülüşmeye başladılar. Senin ağzını s.kim dedi Kamil ama iç sesiyle. Dıştan ise hafifçe tebessüm etti o kadar. Daha sonra Ercan'ın takıldığı küçük bir kafeye oturdular. Kafe küçüktü ama menüleri geniş kaplı tarih kitaplarından farksızdı. Birkaç sayfayla sınırlandırılmış menü tarih kitapları kadar kalın olmasa da fiyatlarıyla bu açığını kapatıyordu.
Kahveler, sahlepler söylendi, sigaralar yakıldı. Ercan s.k s.k espriler yaparak kızları güldürüyor, arada Kamil'in de katılması için sahte bir dize dokunma hareketi yapıyordu. Sonra konu ilişkilere geliyor, kızlar bu konudan çok dert yanıyorlardı. Zira ikisininde takılacak kimsesi yoktu; hatta kimsesizlikten Ercan ve Kamil'e kalmışlardı. Haftasonlarını Avm'de iki malla geçiren kızlara Kamil yardımcı olmak istemişti aslında; fakat Ercan büyük bir meyille, sinsi bir yılan gibi iki hatuna birden yavşıyordu. İlgisizlikten örümcek ağı bağlamış iki hatun da bu durumdan rahatsız görünmüyordu aksine kahkahalar havada uçuşuyordu. Daha sonra konu politikaya iç meselelere geldi. Mınagoduklarım en azından yandaş gazete okuyun lan, dedi Kamil içinden, o kadar sığ yorumlar yapıyorlardı ki yayını terk etmek isteyen bir sanatçı gibi kalkıp gitmek istiyordu Kamil.
"Asıl Gezi fena oldu ya,"dedi Ercan.
"Yaa evet de onun ilk gelen insanları güzeldi sonra Gezi bozuldu."dedi Necla.
He, he mınagoyim. İstanbul bozuldu, Gezi bozuldu, şu bozuldu, bu çok popi oldu. Her s.ke bi sizin aklınız eriyor. Amerika kıtasını önce keşfedip, sonra buraya hiç insan gelmemesini beklemek gibi bir şey lan sizin ki! Kaldı ki hafta içi köle gibi çalışan haftasonu da aldığı parayı yine onu köle gibi çalıştıranlara veren bir insanın bu tarz konuşması Kamil'i iyice germiş, sinirlerini yıpratmıştı. Kalktı gitti masadan, hiç bir şey söylemedi. Hesabı da bunlara itelemişti. Gönlü daha ferahtı artık. Evine gidip film izleyecekti şimdi.
21 Ocak 2014 Salı
Geçen Yine Kendimi Sorguluyorum
O klasik anlardan biriydi. Ne yapacağımı bilemez halde bir şey yapmamaktan sıkılıyor ve hiç bir şey yapmak istemiyordum. Beynimin saatlerce uyuşmasına izin veriyor onu tetikleyecek herhangi bir hamleye müsaade etmiyordum.
Ne yapıyorsun keranacı? dedim kendi kendime. Bilmem, dedi içimdeki ben. Bilmek için bir şeyler okumak lazım, dedi. Edebi edebi konuşma, diye cevap verdi diğeri, git bi çay koy!
Arkadaşlarımın arasında sürekli, şarkıya detone giren Tuğba Ekinci gibi hissediyorum. Azmim ve isteğim takdire şayan ama backvokeller olmasa s.çtım. Yine de devam ediyorum şarkıya. Dedim ya azmim takdire şayan. Kaldı ki ben varoş mahallelerinde Megadeth, Ludovico dinleyen bir adamım. Bulunduğum konuma tersim, hayatım boyunca da böyleydi.
Metrobüste her gün karınca sürükleri oluşturan insanlar, otobüsler maç sonu soyunma odası gibi kokar... Köle lan bu insanlar derim. Ben değilim di mi? Sonra bi bakmışım okuldan dönüyorum, onlarla aynı otobüsteyim, metrodayım. Birileri beni o saate kadar canımın istemediği bir şeyi yapmam için alıkoymuş. Ama bu alıkonulan derslerin saati günden güne değiştiği için ben buna üniversite özgürlüğü diyorum. Haftasonu da birkaç arkadaşınla takılıp içiyorsun... Ohh özgürüz. Kendime koca bir NAHHHH, çekiyorum.
Peki, ne yapmak istiyorsun lan, söyle. diyor içimdeki küçükten yetiştirilmiş, kendine ait olmayan düşüncelerle yüklenmiş olan ben.
Bir şey yapmak istemiyorum, diyorum, hiçbir şey yapmayıp bu eylemsizlik halini korumak istiyorum mınakoyim! Sonra kalkıp hiç kimseyi ilgilendirmeyen, beni ilgilendiren şeyler yapmak istiyorum.
Malsın, diyor diğeri. Haklı da, insanları bu duruma muhtaç ediyorlar. Değiştiremezsiniz, para kazanmaları gerek. Sizi de bu batağa çekiyorlar; okursanız kafesiniz daha geniş oluyor hepsi bu.
Edebi edebi konuşma, diyor sonra diğeri, git bi çay koy!
Ne yapıyorsun keranacı? dedim kendi kendime. Bilmem, dedi içimdeki ben. Bilmek için bir şeyler okumak lazım, dedi. Edebi edebi konuşma, diye cevap verdi diğeri, git bi çay koy!
Arkadaşlarımın arasında sürekli, şarkıya detone giren Tuğba Ekinci gibi hissediyorum. Azmim ve isteğim takdire şayan ama backvokeller olmasa s.çtım. Yine de devam ediyorum şarkıya. Dedim ya azmim takdire şayan. Kaldı ki ben varoş mahallelerinde Megadeth, Ludovico dinleyen bir adamım. Bulunduğum konuma tersim, hayatım boyunca da böyleydi.
Metrobüste her gün karınca sürükleri oluşturan insanlar, otobüsler maç sonu soyunma odası gibi kokar... Köle lan bu insanlar derim. Ben değilim di mi? Sonra bi bakmışım okuldan dönüyorum, onlarla aynı otobüsteyim, metrodayım. Birileri beni o saate kadar canımın istemediği bir şeyi yapmam için alıkoymuş. Ama bu alıkonulan derslerin saati günden güne değiştiği için ben buna üniversite özgürlüğü diyorum. Haftasonu da birkaç arkadaşınla takılıp içiyorsun... Ohh özgürüz. Kendime koca bir NAHHHH, çekiyorum.
Peki, ne yapmak istiyorsun lan, söyle. diyor içimdeki küçükten yetiştirilmiş, kendine ait olmayan düşüncelerle yüklenmiş olan ben.
Bir şey yapmak istemiyorum, diyorum, hiçbir şey yapmayıp bu eylemsizlik halini korumak istiyorum mınakoyim! Sonra kalkıp hiç kimseyi ilgilendirmeyen, beni ilgilendiren şeyler yapmak istiyorum.
Malsın, diyor diğeri. Haklı da, insanları bu duruma muhtaç ediyorlar. Değiştiremezsiniz, para kazanmaları gerek. Sizi de bu batağa çekiyorlar; okursanız kafesiniz daha geniş oluyor hepsi bu.
Edebi edebi konuşma, diyor sonra diğeri, git bi çay koy!
Kaydol:
Yorumlar (Atom)