Kedi tam bir budalaydı. Evde dolaşan fareleri bıkkın gözlerle izliyor, hayvan bir köşede gözden kaybolunca da dalga geçer gibi bana bakıyordu. "Fare senden daha aktif,"dedim kediye, "senin yerine onu beslesek daha iyi."
Yav he he, der gibi miyavlıyor kedi. İsmi de kedi zaten; şahsen ben cins isim seviyorum. Zaten hayvanda çok özel değil; fare peşinde bile koşmuyor. Bütün gün ya evin köşelerinde, ya koltukla, bazen de televizyon masasında uyuklayıp duruyor. Yerini de bilmiyor hayvan, benimle eşit şartlarda görüyor kendini. Neyse ki kapı açılıyor da aramızdaki zihinsel tartışma ilerlemeden son buluyor.
Kapıda beliren Ajan Gregson, Türkçeye çevirince Gregoğlu gibi bir şey oluyor, fakat ben saygı çerçevesi içinde ona Bay Gregson diyorum. Ajan Gregson'ın üç yüz lira saydığı Rayban gözlükleri ile kapının eşiğine bıraktığı Bim poşetleri bir tezatlık oluşturuyor. Kırlaşmış saçları teriyle ıslanmış, aksiyon dolu yılların getirdiği kırışmış alnına düşüyor.
"Hey man!"diyor gözlüğünün üstünden bana keskin bir bakış atarak, "What da fuck are y doing, take this shit!"
Hemen ayağa fırlıyorum tabi ama lafımı da esirgemiyorum, "Abi ayıptır kaç yaşında adamsın, nimete shit denir mi hiç!"
Ajan Gregson tehditkar bir şekilde bana silahını gösteriyor. Hiç sesimi çıkarmadan poşetleri alıp mutfağa gidiyorum. Kedi, büyük bir arzu ile benim mutfağa girişimi izliyor. Gözleri poşetlerde. Bir nevi Garfield; yemek ve uyumak, işte bütün mesele bu. Poşetleri sertçe kedinin önüne attıktan sonra kapıda bekleyen ajana sesleniyorum.
"Abi bi soda vereyim?"
"Limonli."diye cevap veriyor. Limonli tabi yavşak, sade soda aldığın mı var eve. Neyse bu içsel konuşmaları dışa vurmamak lazım. Bugün kurtuluş günü.
Bay Gregson'a gülümseyerek limonlu sodasını uzatırken, "abi dışarıda kaldın içeri gel, come come."diyorum. Sodasından sağlam bir fırt çektikten sonra babacan bir tavırla bana bakıp, "Seni neden tutukladilar, iyi birine benziyor sen."diyor.
"Eyvallah abi,"diyorum boynum bükük, "aslında bi suçum yok. Az kaban tutsağıyım ben."
"Azkaban mi?"
"Hee, az kaban satmadık zamanında. Orjinal ürünler bile elimizden geçiyordu ama - "
"Bir dakka ya, kaban ne?"
"Mont abi, jacket jacket," bir de ilkokul ingilizcesini küçümserler, "ben bunlardan satıyordum, bir gün bi arbede oldu bizde müdahale ettik o sırada biri bizim kabanlardan birinin içine elmasları dayamış kaçmış. Sonra zaten etrafı Rayban'lılar sardı. Devamını biliyorsun zaten."
"Hım,"diyor bay Gregson, sodasından bir yudum daha aldıktan sonra, "ee o zaman senin bir suçin yok."
"Aman ha abi,"diyorum sesimi azaltarak, "çaktırma, ben bir daha nerde yaşayacağım böyle ekmek elden su gölden. Baksana bütün gün yatıyorum, kapımda ajan var güvenliğim sağlam; yiyeceğim içeceğim ayağıma kadar geliyor. Daha ne olsun!"
Bay Gregson soda şişesini salona doğru fırlattı. Şimdi burada zikredemeyeceğim bir takım ingilizce küfürler ettikten sonra, gayet düzgün bir Türkçeyle özellikle k'da ve r'de vurgu yaparak 'siktir ulan!' dedi ve gitti.
Sonuç mu? Ertesi gün serbest bırakılmıştım. Bay Gregson, James Bond filmi izlemek yerine biraz daha kitap okusaymış ters psikolojiyi çözermiş. Ben nereden mi biliyorum; çünkü Mentalist izliyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder